Ben ona “Bro” diyorum. Moda tabir olan “Brother”ın kısaltması. Oğlumla birlikte büyüyüp, kardeş gibi oldukları için bende yeri ayrıdır. Gezdiğim yerleri hep sorardı bana, merak ederdi Avrupa’yı. Büyüdükçe “Barkın abi, hep kendin geziyorsun, beni götürmüyorsun” diye mızırdanmaya başladı. Baktım olacak gibi değil, “çıkar pasaportunu, vizesiz bir yere götüreyim sizi” dedim. Ukrayna’mı, Sırbistan’mı, Karadağ’mı diye uçak biletlerine bakmaya başladık. Karadağ için hava soğuktu, Ukrayna’da kriz vardı, nitekim 1 ay geçmeden savaş çıktı. En uygunu Sırbistan ve ünlü başkenti Belgrad gözüküyordu. 750 liraya gidiş-dönüş uçak bileti bulduk ve ucuz yollu güzel bir gezi yaptık. Ben de üstümdeki yükten kurtulmuş oldum. Esasında onların sayesinde bol bol yürümüş oldum ve Covid sonrası kilitlenen dizlerim açıldı. Oğlum Umut ve dostumuz Mushap’a buradan teşekkür ediyorum. Artık 18 yaşında oldular ve kendi başlarına gezebilirler. Gezdikçe, bu ilk seyahatlerini ve beni hatırlasınlar. Yolları açık, ufukları geniş, şansları bol olsun.


VOYVODİNA BÖLGESİ

Gezi öncesi her zaman olduğu gibi biraz çalışma yaptım. Biraz keyif, biraz da kültür gezisi olmasını önemsedim. Yediklerini, içtiklerini birkaç gün sonra unuturlar ama kültürel aktiviteler yıllarca akıllarında kalır diye düşündüm. Gidiş ve dönüş günümüz arasında 5 gün vardı. Bu süre Belgrad için çok fazla olduğu için araba kiralayıp başka şehirleri de göstermek istedim. Bunun için Novi Sad en uygun şehirdi. Hem yakın, hem de etrafında gezilecek çok yer vardı. Belgrad’ı son 3 güne bırakma kararı ile havaalanından arabayı alır almaz Novi Sad şehrinin de içinde bulunduğu Voyvodina bölgesine gittik.

Çocukların okulda öğrendikleri bilgiler görsel olarak pekişsin diye göstermek istediğim şehirlerden biri Karlofça‘ydı. Tarih derslerinden hatırlayacağınız üzere, bizim için önem arz eden bir şehir. 1699 yılında yapılan Karlofça Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun en çok toprak kaybettiği antlaşma olarak bilinir. İlk önce Karlofça’ya uğruyor ve antlaşmanın yapıldığı yeri görmek istiyoruz. Tam da anlaşmanın yıl dönümü olan günlerde burada olmak değişik bir duygu.

Bir gezi yazısı yazarken kısa bilgiler de vererek hafızalarımızı tazeleyelim istiyorum: Kutsal İttifak denilen Avusturya, Lehistan ve Venedik üçlüsüne Rusya’da katılınca iyice köşeye sıkışan Osmanlılar, padişah II. Mustafa’nın birer sene arayla çıktığı iki Avusturya seferinden sonra, üçüncü sefere çıkıyorlar ve Eylül 1697’deki Zenta Muharebesi‘nde büyük kayıplar vererek geri çekiliyorlar. Aşağıda fotoğraflarını gördüğünüz Zenta kasabasındaki Tisa Nehri’ni aşamayan Osmanlı birlikleri, büyük bir strateji hatasının kurbanı olarak çok sayıda askerini ve teçhizatını kaybediyor. Gerileme döneminin başlangıcı sayılan bu yenilgiden sonra Osmanlı İmparatorluğu için artık hiç bir şey eskisi gibi olmuyor ve Ocak 1699’da Karlofça Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalıyor. Ordunun başında sefere çıkan son padişah olan II. Mustafa, 4 sene sonra tahttan indiriliyor ve aynı sene hayatını kaybediyor. Onu yenen Avusturyalı General Prens Eugen ise ülkesinde kahraman ilan ediliyor. Aşağıda gördüğünüz Viyana-Hofburg Sarayı’nın önündeki ünlü anıtında bu zafere vurgu yapılıyor.

Müzakerelerin yapıldığı çadırın yerine yıllar sonra bir şapel inşa etmişler. Resmi dünya diplomasisinde ilk defa yuvarlak masa burada kullanılmış. Kimsenin kimseden ayrcılalıklı olmadığını göstermek istemişler. Protokol krizi yaşanmaması için çadırın 4 girişi varmış, bu yüzden şapeli de 4 girişli inşa etmişler.


Sonraki durağımız 6 km. ilerideki Petrovaradin kasabası oluyor. Dünyanın ünlü ve büyülü nehirlerinden biri olan Tuna, burada da karşımıza çıkıyor. Kuzeyinde Novi Sad, güneyinde Petrovaradin ve Karlofça kasabaları var. Petrovaradin Kalesi’ne çıkıp kuş bakışı Tuna’yı seyredelim diyoruz. Birkaç gün sonra Belgrad’da da buluşacak bizimle.

Petrovaradin şehri, 1716 yılındaki muharebe ile tarihimizdeki yerini alıyor. Karlofça Antlaşmasıyla Venedik Cumhuriyeti’ne bırakılan Mora’yı geri almak isteyen Osmanlılar, 1715’te Silahtar Damat Ali Paşa komutasında yapılan baskınlar ile Mora Yarımadası ve Girit’i yeniden topraklarımıza katıyor. Venedik tarafını tutan Avusturya, Osmanlı üzerinde baskı yapınca, antlaşmanın üzerinden geçen 17 yıldan sonra tekrar bu topraklarda savaş veriliyor fakat Prens Eugen bir kez daha cepheden zaferle ayrılıyor. Askerlerine cesaret vermek için ön saflarda çarpışan Ali Paşa, alnından vuruluyor ve Belgrad Kalesi’ne defnediliyor.


Artık Tuna nehrini geçip, karşı kıyıdaki Novi Sad şehrini gezmenin zamanı geldi. Otelimizi bulup, sonrasında bir şeyler atıştırsak fena olmayacak gibi.

Fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere çok kalabalık olmayan, huzurlu ve şirin bir şehir Novi Sad. Merkezdeki katolik kilisesi ve önündeki meydan şehrin kalbi durumunda. Cafe-barlarla dolu ara sokaklar, geceleri epey hareketli. Çok eller havaya şeklinde olmayan, kaliteli ve nezih bir ortam var.

Yolunuz Sırbistan’a düşmüş ve altınızda araba var ise 1 gece konaklamak için Novi Sad’a gelebilirsiniz. Atalarımızın, dedelerimizin can verdiği toprakları görmenin biraz hazin de olsa saygıyı hak eden bir yönü var. Gezdiğiniz her yerde bunu hissedebiliyorsunuz.

En kuzeydeki Subotica ve Zenta şehirlerini gördükten sonra, artık Belgrad’a doğru yol alabiliriz.


BELGRAD

Arabamızı havaalanına teslim ediyoruz çünkü 3 gün boyunca sadece yürüyeceğiz. Şehir merkezine giden otobüse bindikten sonra evimize yerleşiyoruz. Çantaları bırakıp, kendimizi dışarı atıyoruz. Merkezde konaklamanın faydası böyle şehirlerde kendini gösteriyor. Yorulduğunda eve gelir, istediğin saatte dışarı çıkabilirsin.

Yapılacaklar listesine şöyle bir göz atıyor, tam evimizin karşısındaki St.Mark Ortodoks Kilisesi’nin bir fotoğrafını çekip, yürümeye başlıyoruz. Parlamento binasının önünden geçerken az-çok nasıl bir şehirde olduğumuzu anlıyoruz. Doğu bloku ve Avrupa kültürü birbirine karışmış.

Belgrad’a gelen herkes ilk önce Kalemeydan diye bilinen, Belgrad Kalesi ve etrafındaki park alanını geziyormuş. Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yer en güzel buradan görünüyor diyorlar. O zaman biz de Belgrad’ı keşfetmeye buradan başlayalım diyerek 2,5 km.lik bir yürüyüş yapıyoruz.

Karşımıza çıkan bir Osmanlı dönemi türbesi dikkatimizi çekiyor. Sadi Tarikatı’nın o dönemdeki başı olan Şeyh Mustafa’nın türbesi, Belgrad’da ayakta kalan iki türbeden biriymiş. Okuduklarıma göre, birkaç kere yıkılmak istenmiş fakat yıkıma katılan işçilerin hepsi ölmüşler. Kutsallığına inanıldığı için, o mahallede oturanlar bakımını ve temizliğini gönüllü yapıyorlarmış.

Bulunduğumuz sokağın sonuna vardığımızda Park Kalemegdan karşımızdaydı. Hava soğuk fakat Belgrad Kalesi’nden eşsiz bir manzara seyredeceğimiz ümidiyle heyecanlıyız. Tarihi kapıdan geçerken bir tuhaf oluyoruz. Tabelada “İstanbul Kapısı” yazıyor.

Saat kulesini geçtikten sonra karşımıza Osmanlı’dan kalan ikinci türbe çıkıyor. Yukarıdaki satırlarda yazdığım gibi; Petrovaradin Muharebesi’nde şehit düşen Silahtar Damat Ali Paşa’nın naaşı cepheden alınıp, o tarihte Osmanlıların elinde olan Belgrad Kalesi’ne defnediliyor. Savaş meydanında şehit düştüğü için Şehit Ali Paşa olarak da anılan bu ünlü sadrazama damat denmesinin sebebi de Padişah III. Ahmet’in 38 çocuğunun en büyüğü olan Fatma Sultan ile 1709 yılında evlenmiş olmasıdır. Tabii ki politik ve göstermelik bir evlilik oluyor, bir nevi kağıt üstü evliliği. Neden mi…? Sıkı durun…!

III. Ahmet
Fatma Sultan

Kendisi 42 yaşındayken, evlendiği Sultan kaç yaşındadır sizce? Sadece ve sadece 5…. Yanlış okumadınız, yazı ile beş…. Hatta 4 yaş 8 aylık. Paşa, 1716 yılında Petrovaradin’de şehit düştüğünde Fatma Sultan 12 yaşında dul kalmış oluyor. Paşa’nın eli eline değmemiş olarak birkaç ay içinde yeniden evlendiriliyor. Yeni damat…Yeni Sadrazam… Ne hayatlar, ne kaderler var; insanın inanası gelmiyor.


İşin paparazzi kısmını bir yana bırakalım diyerek, Paşa’ya rahmet okuyup, Tuna manzarasına doğru devam ediyoruz. Avrupa’nın iki büyük nehri Tuna (2850 km.) ve Sava (990 km.), Belgrad Kalesi önünde birleşiyor. Cep telefonumun panorama modunda çektiğim bu fotoğrafta, soldan gelen Sava, sağdan gelen Tuna.

Buraya kadar okuyanların şöyle dediğini duyar gibiyim. “Yahu, 18 yaşında iki delikanlıyı yok türbe, yok sadrazam diye bayılttın. Eğlenceli mekânları yok mu Belgrad’ın?”…. Var tabii ki. Kalenin ana girişinden çıkıp sağa doğru yürüdüğümüzde güzel bir parktan geçiyor ve caddenin tam karşısındaki ünlü caddeye girip bir şeyler atıştırıyoruz.

Burası Belgrad’ın en ünlü alışveriş caddesi Kneza Mihaila. Yeme-içme mekânları da burada, müzeler de. Eğlenceli barlar da burada, havalı mağazalar da. İstanbul’un İstiklâl caddesi gibi. Araç trafiğine kapalı. Bizim çocuklar burada “çok şükür” dediler. Hem fast food yediler, hem gözleri bayram etti. 🙂

Belgrad deyince akla ilk gelen şey gece hayatı oluyor. Bu konuda Avrupa’da bile sayılı şehirlerden. Çocukları götürmedim ama eller havaya yapılan ve geç saatlere kadar kapanmayan bir çok mekân var. Ortam havalı, danslar hızlı, âlem yanıyor şeklinde. Felekten bir gece çalınacak ise en güzel burada çalınır. Benden söylemesi…!

Peki biz ne yaptık? İnternetten bulduğum, Belgrad’ın en güzel barlarından birine, Leila Records’a gittik. Verilen tavsiyeler sonuna kadar doğruydu. Ortam çok nezih, duvarlar plak doluydu. Hem plak satın alabiliyor, hem de dinleyebiliyorsunuz. Tam hayâlimdeki mekândı. “Bu zamanda plak çalan DJ’mi kaldı” diyenlere güzel bir hediye bence. Muhakkak gelin ve plak çıtırtısı eşliğinde kadeh kaldırın.

Belgrad’ın gecesi gündüzünden daha renkli olduğu için evimize yine yürüyerek dönüyoruz. Kimbilir kaç kilometre yol yürümüşüzdür. Bacaklar zonklamaya başladı bile.

İki güzel binanın yanından geçerken fotoğraf çektirmeyi unutmuyoruz. Biri Eski Saray, diğeri Cumhurbaşkanlığı ofisiymiş.


Yeni güne tempolu ve keyifli başlamaya çalışıyorum. Çalışıyorum diyorum, çünkü gece yattığım yeri bilemedim. Bacaklarıma kum torbası bağlamışlar gibi. Güç, kuvvet için dua ediyorum ki bizim delikanlılara rezil olmayayım. Sokağa adımımı atmışken bir anda aydınlanma geliyor ve “biz neden otobüse binmiyoruz?” diyorum. Google Haritalar programından numarasına bakarak merkeze giden bir otobüse atlayıp, istediğimiz durakta inip, biniyoruz. Benden mutlusu yok…

Bu sabahki ilk durağımız Osmanlı’dan kalan bir kaç eserden biri olan Bayraklı Cami. Şehirde ayakta kalan ve ibadete açık tek cami burasıymış. Yapılış tarihi tam tespit edilemese de 1600’lü yıllardan kaldığı belirlenmiş. Belgrad’ın sürekli el değiştirmesi neticesinde defalarca kiliseden camiye dönüşütürülmüş. 1893-94 yıllarında II. Abdülhamit sayesinde bir restorasyon görmüş ve yıllar içinde yapılan bilinçsiz dokunuşlarla bugünkü durumuna gelmiş.


Şehir merkezindeki Cumhuriyet Meydanı’na doğru yürüyoruz. Sırbistan Prensi III. Mihailo’nun anısına dikilmiş olan heykel, şehrin sembollerinden olmuş. Sırbistan’ı Osmanlı egemenliğinden kurtaran lider olarak biliniyor. Elimde cep telefonu ve navigasyon açık yürüdüğüm için yakınımızdaki yerlerin neresi olduğuna bakıyorum. Meydanın fotoğrafını çekerken, arka planda görülen binanın Sırbistan Ulusal Müzesi olduğunu anlıyorum. “Çocuklara bu kadar tarih ve sanat fazla mı gelir?” diye tedirginim. Onlardan onay alınca içeri dalıyoruz.

Belgrad’a gelecek olanlara en büyük tavsiyem bu müzeyi görmeleridir. İçinde Mısır mumyalarından, dünyaca ünlü ressamların eserlerine ve hatta yüzyıllar öncesinden kalma heykel ve objelere kadar ne ararsanız var. Haydi biraz dolaşalım…





Belgrad’ı gözümde daha yükseklere taşıyan bir müzeyle karşılaşmak beni çok mutlu etti. Bunlar gerçekten dünya mirası eserler. Çocuklara Van Gogh, Renoir, Monet resimleri gösterirken değmeyin keyfime…


Ve artık Belgrad’da son günümüz. Aziz Sava Ortodoks Katedrali’ni ziyaret edelim ve Yugoslavya’nın büyük lideri Tito’ya saygı duruşunda bulunalım diyoruz. Çocuklar Nikola Tesla müzesini de gezmek istedi. Oraya da birkaç saat ayıralım da tam olsun dedik.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. O kadar dini mekân gezdim, kilise ve katedral gördüm. Vatikan’daki St. Peter Bazilikası hariç bu kadar ışıl ışıl bir yer görmedim. İçeri girdiğimde tabir yerindeyse büyülendim. Dışarıdan bakıldığında sade bir mimariye sahip katedral, içeri girdiğinizde bambaşka bir etki yaratıyor. Devam eden restorasyon sayesinde mücevher gibi parıldıyor. Abarttığımı sanmayın, resmen ağzım açık gezdim. Burayı görmeden Belgrad’dan ayrılsaymışız, yazık olurmuş.


Josip Broz TİTO… Yugoslavya’nın büyük lideri. Çocukluğumda çok güçlü ve karizmatik biri olduğunu hatırlıyorum. Televizyonda gördüğümde etkilenirdim. Cumhuriyet haline getirdiği ülkesinde ömür boyu devlet başkanı seçilmişti. Mezarını ziyaret ettiğimde o yıllara gittim. Tito öldükten sonra Sovyetler Birliği’nde başlayan çözülme, Yugoslavya’ya da sıçradı ve yıllar içinde 7 farklı ülke doğdu.

Son bir selam da Nikola Tesla’ya olsun. Zamanın çok ötesinde bir mucit olarak nitelenen Tesla’nın buluşlarına atıf yapılan maketler, çalışma prensiplerini anlamamıza yarayan elektrikli cihazlar, kişisel eşyaları ve küllerinin bulunduğu altın bir küreye ev sahipliği yapan müzenin girişi 2.5 euro.


İşte bir seyahatin daha sonuna geldik. Son gecemizde şehir merkezindeki Terazije Pub’da lezzetli köfteler yiyerek, içerideki kalabalığın ve müziğin ritmine bırakıyoruz kendimizi. Belgrad’a yolunuz düşerse bir akşam yemeğini burada yemenizi öneririm.

Son sabahımızda Slavija meydanına yürüyor ve A1 otobüsüne biniyoruz. 3 euro verip, 30 dakikada havaalanındayız.


Hafızalarımızda güzel bir yeri oldu Belgrad’ın. Viyana, Prag, Budapeşte görenler için tatmin edici olmasa da, Üsküp ve Saraybosna’dan daha iyi bir şehir. Döviz kurlarının başını alıp gittiği şu günlerde, gezmek için ideal bir seçim. Birkaç not ile yazımı bitirmek istiyorum.

  • Ucuz bir şehir. Yeme-içme ve alışveriş diğer tüm Avrupa şehirleri ile kıyaslanmayacak kadar uygun.
  • Merkezde çok temiz bir otel, hatta bizim kaldığımız gibi bir güzel bir ev, uygun fiyata bulunabiliyor.
  • Araba kiraları da diğer Avrupa ülkelerinden daha ucuz.
  • 1 sırp dinarı bugünkü kur ile 0,17 lira. Yani 1000 sırp dinarı 170 lira. Paramızın değerli olduğu birkaç ülkeden biri.
  • Türkçe bilenler karşınıza çıkabiliyor. Çat-pat İngilizceniz dahi olsa herkesle anlaşmak kolay.
  • Hamur işleri ve pastalar damak tadımıza çok uygun. Özellikle kahvaltılarda börek yemeden dönmeyin.
  • Sırplar bizi sevmez diye bir şey yok. Geçmişte Müslümanlara yapılmış olaylar sizde önyargı oluşturmasın.
  • Yaz mevsiminde daha renkli bir şehir. Özellikle hareketli gece hayatı, birçok Avrupa şehrinden eğlenceli.